By A Website Design
"
Birden bire / vurulmuş gibi / kuş gibi kanadından / yaralı bir atlı yuvarlandı atından / bağırmadı / gidenleri geri çağırmadı / baktı yalnız dolu gözlerle / uzaklaşan atların parıldayan nallarına
" Nazım Hikmet
Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali'nin şiir seçkisinde, jüride yer alıp alamayacağımı sordu arkadaşlar. Ben de onur duyacağımı bildirdim. Çocukluk yıllarımdan beri hayranlıkla izlediğim ve Paris'te tanışma, söyleşme olanağı bulduğum ve o görkemli, şanına yakışır cenaze töreninde görevli olduğum Yılmaz Güney için heyecanlanmıştım. Yılmaz Güney'le aynı siyasi kulvarda yer almadığım halde, o beni ve benim gibi tüm politik mültecileri de sabırla dinler, görüşlerimizden yararlanmak, bilgi alış verişinde bulunmak isterdi. Sol içi görüş ayrılıkların zenginlik olabileceğini savunurdu. 'Yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın' sloganını, o, kendi hayatında içselleştirmiş, savunan ve yaşayan bir devrimci sanatçıydı. Onun filmleriyle, öykü ve romanlarıyla beslendim, büyüdüm. Sonra günün birinde sürgünde yollarımız kesişti.
Sürgün dedim de, bu kelime birçok insan için romantizmi çağrıştırabilir, kimileri için ise mağdur olmayı. Ama asıl sürgünün anlamı (Yılmaz Güney'in, Mehmet Uzun'un, Ahmet kaya'nın, Ho Chi Ming'in, Lenin'in ve daha bir çok dünya devrimcisinin bir dönem Paris'te yaşamak zorunda kaldığı gibi), yaşamayanların empati yapmakta zorlanacağı bir derinlik-trajedi barındırır. Edward Said 'Kış ruhu'nda bunu çok iyi anlatır. Yine benim 'Sürgün Araf ya da Öteki' başlıklı denemem bu konu hakkında yazılmıştır. Ülkeden uzakta yaşamak ve dönme yasağının olması. Gönüllü sürgün, küsme, protesto, yabancılaşma değil söz konusu olan. Yasak Yasak nedeniyle gidememek, dönememek. Türkiye'de 12 eylül darbesinden sonra, sol çevrede yaygın olan anlayış: 'Avrupa veya İskandinav ülkelerine iltica etmek doğru değil.' v.s. idi. Sonra bu eleştiriyi getirenler de bir biçimde Avrupa ülkelerine iltica etmek zorunda kaldılar. Ya da örgütleri koruyamadıkları kadrolarını idamlardan, işkencelerden, yargısız infazlardan, zindanlardan kurtarmak için yurt dışına yollamaya başladı. Bu konuda eleştiriler kişisel, münferit olarak kaldı. Bu empati yapmaktan yoksun, ilkel bakış açısı sürgünlere, Lenin'den, (Paris'te bulaşık yıkayarak hayatını kazanmaya çalışan) Ho amcaya, Yılmaz Güney'den, Ahmet Kaya'ya, Mehmet Uzun'a ve diğer politik mültecilere yapılan bir saygısızlıktı. Zaten sağ basın ve psikolojik harp dairesi sürgündeki devrimciler için iftira kampanyası açmıştı.
Oysa 12 Eylül darbesinden sonra Avrupa'ya giden sürgünler, yan gelip yatmıyor, keyif çatmıyordu. Dil sorunu, aş sorunu, barınak sorunu yaşarken bir yandan Türkiye'ye yönelik faaliyet yürütüyorlardı. Kamuoyu oluşturulup Türkiye cezaevlerine heyetler gönderiliyor, idamlara karşı yasal veya korsan gösteriler yapılıyor, bağış kampanyalarında cezaevlerine para yollanmaya çalışılıyordu. Gazete, dergi çıkarılıyor, paneller düzenleniyordu. Ama bu çalışmalar, sürgün ruh halini, yalnızlık duygusunu tedavi edemedi. Birçok arkadaşımız intihar etti. Ya da yoksulluk içinde öldü. Kimisi de, Türkiye'de bolca örneklerini gördüğümüz gibi lümpenleşti. Ya da eve kapandı. Ama Yılmaz Güney ve diğer özverili adsız kahramanlar gibi ülkeden uzakta da üretmeye devam eden sürgünler vardı. Ne yazık ki onların da birçoğu, memleket hasretiyle, Nazım'ın, girişte alıntı yaptığım 'salkım söğüt' şiirinde betimlediği gibi yaralanıp düştüler. Erken gittiler. Yılmaz Güney sürgünde hayatını kaybettiğinde henüz kırk yedi yaşındaydı. Ahmet Kaya kırk beş.
Bugün, Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi ve Demokratik Gençlik Hareketi'nin Yılmaz Güney anısına bu kadar kapsamlı bir festival düzenlemesi beni heyecanlandırıyor. Öyle ya Yılmaz Güney'in toplumculuğuna, sanatta insanı merkez alan anlayışına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Zira dünyada neo liberalizmin- küreselleşme adı altındaki talanı, savaşlar, sömürü hayasızca sürüyor ve bu ekonomik uygulama kendi felsefesini ve sanatını yaratıyor, adına post modernizm deniyor ve şiirden, öyküden, romandan, sinemadan 'insan' uzaklaştırılıyor.
12 Eylül darbesinin üzerinden neredeyse çeyrek yüzyıl geçti. O yaralar hâlâ sessizce kanıyor. Sessizce diyorum çünkü ağız birliği etmişçesine tüm toplum susuyor. Bir avuç insanın dışında şairler, yazarlar, aydınlar susuyor. Üstelik bu susuş, Adorno'nun Austcwitz toplama kampında gördükleri karşısındaki dehşet susuşu değil. Onun, 'Austcwitz'ten sonra şiir yazılamaz' diyerek faşizme karşı aldığı tavra da benzemiyor. Bu susuş suç ortaklığını çağrıştırıyor. Salt korku, yaşanılan travma değil açıklaması. 12 Eylül darbesinden zarar görmeyenler de susuyor. Ve o dönem unutturulmaya çalışılıyor. Yeni kuşak tarihin o karanlık sayfasını okuyamıyor. Belleksiz, kişiliksiz, heyecansız bir gençlik yaratılıyor.
Hiçbir siyasi analiz, psikanaliz o susan şair ve yazarları, 'aydınları' haklı kılamaz. Bir avuç duyarlı insanın dışında, Yılmaz Güney'in benimsediği, insanı merkez alan toplumcu sanat yapmaya kimse yanaşmıyor. O bir avuç insanın da toz duman arasında, egemen medyanın yarattığı iletişim kirliliği içinde sesi duyulmuyor.
İşte böyle bir ortamda Yılmaz Güney'in anılması, adına festival düzenlenmesi ayrıca bir anlam taşıyor.
Adil Okay
* Adil Okay tarafından 1. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali'ne dair yazılmıştır...