Katkılarından dolayı
ŞİŞLİ BELEDİYESİ'NE,
Kağıthane ve Beşiktaş Belediyelerine,
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne,
PİMMS Group ve Mask'a,
Mephisto Kitabevi'ne
TEŞEKKÜRLER...

Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen), 5 Kasım 1977′ de düzenlenen “Sansüre Hayır” Ankara yürüyüşü sırasında düşünsel temeli atılarak, 5 Ocak 1978′de kurulan, DİSK’e bağlı bir sendika. Kurulduğu günden bu yana sinema emekçilerinin direngen yüzünü temsil eden Sine-Sen’i hak alma mücadelelerinden, 1 Mayıs alanlarından tanıyoruz. 2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali vesilesi ile buluştuğumuz Sine-Sen Genel Başkanı Zafer Aydın ile sinema, sinema emekçilerinin sorunları ve festival üzerine konuştuk…

“SANSÜRE HAYIR” YÜRÜYÜŞÜ SINE-SEN’IN TEMELLERINI ATTI 

-Köklü bir geçmişe sahip bir sendika olan DİSK’e bağlı Sine-Sen’in hangi talepler üzerinden ortaya çıktığını, örgütlendiğini ve sendikanızın amaçlarından bahsedebilir misiniz?

Şimdi Sine- Sen’den önce bu alanda daha öncesinden birkaç sendikalaşma hareketi oldu.  Daha iyi bir yaşam, sosyal haklar ve sanatçının daha saygın bir kimlik kazanması anlamında 60’larda başlayan bir sendikal hareket var bu sektörde. Daha çok laboratuarlarda örgütlenen, daha çok yerleşik işyerlerine kendine hedef seçen bir örgütlenme modeliydi o zamanki hareketin başlangıcı. Ertem Göreç’lerin, Lütfi Abilerin, Yılmaz Atadeniz’in içinde olduğu o dönemin sendikalaşma hareketi, daha sonra kendisine film setleri ve kamera arkasın da çalışan emekçileri de hedefleyip daha paylaşımcı olmaya başlayınca başarısızlıkla sonuçlanan bir girişim gibi kaldı. 80 öncesinin, 70’lerin son yarısının o ülkedeki yükselen toplumsal muhalefeti ister istemez elbette sinemayı da etkiledi. Yani Sine-Sen’in doğuşundaki tetikleyici temel iç dinamik, o dönemde kendini gösterdi zaten. Çalışanların örgütlü olması gerektiği, toplumsal muhalefetle birlikte daha ileri haklar kazanması amacıyla 77’nin Kasım’ında Ankara’ya doğru sansüre karşı- tabi o dönemde sansüre karşı yürüyüş derken onun da altını çizmek lazım; filmler çok sansüre uğruyordu. Yani senaryolar, çekimler, hatta çekilmiş filmlerin yayınlanması ciddi sıkıntılı bir durumdu. Sansürle uğraşmak zorunda kalınıyordu- Onu hareket noktası alıp buradaki hareketliliğe ivme kazandıran bir yürüyüş olarak planlanmıştı zaten. 1977 yılının 5 Kasım’ın da Ankara’ya “Sansüre Hayır!” diyerek yürüdük. Çok geniş katılım oldu. Yani alanın bütün bileşenleri, set arkası, set önü çalışanları, yürüyüşe katıldı ve yürüyüş çok ses getirdi. Tabi içinde halk tarafından tanınan oyuncuların da yer alması, bayağı ses getirtti, bu yürüyüş kamuoyunda kendine genişçe yer buldu. İşte orda örgütlenmenin, sendika kurmanın tartışıldığı bir platforma dönüştü yürüyüş. Yürüyüş öncesinde başlayan, yürüyüş sonrasında da kendini ifade eden bir sendikalaşma hareketine dönüştü. 78’in Ocak ayında da aşağıdan gelen dalgayla birlikte Sine-Sen kurulmuş oldu. Tabi kuruluş amacında o güne kadar kuralsız, güvencesiz çalışmanın bir sistematiğinin olması, o sektörde çalışanların sosyal güvencelerinin, çalışma koşullarının belirlenmesi anlamında bir de toplumsal muhalefetin içinde de nasıl yer alacağımızın belirlenmesi anlamında bir amaç edindi kendisine. Asıl amacı kamera önü ve arkasıyla sektörün çalışanlarının, sosyal haklara sahip, çalışma saatlerinin belli olduğu, ücretlerin ödenmesine kadar, sigortalarının ödenmesine kadar ileri hakların kazanılmasını örgütlemek anlamında bir amaç edinmişti kendisine, o amaçla kuruldu. Tabi bu günümüzde daha değişik versiyonlara dönüştü. Sadece iyi ücret, sadece sosyal güvenlik yeterli olmuyor. Sadece sizin kendi alanınızda bir takım ileri haklar edinmeniz size ancak bir nefes aldırabiliyor. Diyelim ki yeterli ücret alıyorsunuz, normal saatlerde çalışıyorsunuz, sosyal güvenliğiniz de var; lakin eve gittiğinizde kiranıza zam gelmiş, elektriğinize suyunuza zam gelmiş, yol paranız artmış. Sağlık hakkından, eğitim hakkından yeteri kadar faydalanamıyorsunuz. Mecburen size dokunan o her türlü gaspa karşı da örgütlenmenin bir yerinden tutmak zorundasınız, öyle başa çıkabilirsiniz egemenlerin saldırılarıyla. Yani egemenlerin saldırılarına karşı bir örgütlenme modeli geliştirmelisiniz. Yani bizim de başarmaya, yerleştirmeye çalıştığımız böylesi bir örgütlenme modeli. Bir yandan temel olarak tabi ki sektörün çalışanlarının sosyal güvencesini, çalışma saatlerini düzenlemeyi, yeterli ücreti zamanında almayı sağlayan bir sisteme kavuşturma mücadelesi vereceğiz. Ama bunu yaparken bir taraftan ülkenin gündemindeki tüm sorunlara dair de bir takım taleplerde bulunmak, onlara dair de sözler söylemeliyiz. Yani böylesi bir noktadayız şu anda.

-Geçtiğimiz gün yeni kurulan Oyuncular Sendikası’nı ziyaret ettik. Sine- Sen için; “en büyük stratejik ortağımız ve büyüğümüz” ifadesini kullandılar. Oyuncular Sendikası hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Olumlu bakmıyoruz tabi… Olumsuz bakış açımız diğer arkadaşlarımıza yönelik değil elbette. Sınıf hareketi olarak baktığımız zaman parçalı direnme noktalarının olmasından rahatsızız. Biz, demin de söylediğim gibi, ortak örgütlenmenin gerekli olduğu noktasında tezler savunurken bu tam tersi bir oluşum gibi geliyor bize. Yani setin önü ile arkası ile hatta onunla da sınırlı kalmadan ülkenin bütün bileşenleriyle ortak hareket etmenin, iş kolu ayırt etmeksizin, ortak örgütlenmeden bahsederken her dalın, oyuncu, görüntü yönetmeni, yönetmen gibi ayrı ayrı örgütlenmesini biz gücün bölünmesi, gücün daha ufak birimlere ayrılması diye değerlendiriyoruz. Arkadaşlarla da bu konuda epeyce konuştuk, epeyce anlattık derdimizi ama arkadaşlarımız ikna olmadılar.  Şunu söyledik onlara; “Siz gerçekten işveren, devletin de içinde olduğu yapımcıların da olduğu iktidara karşıt örgütlenecekseniz oyuncuların da her türlü hakkını kazanmak için gerçekten savaşacaksanız, mücadele edecekseniz tabi ki yanınızda oluruz. Ama bunun dışında bakanlıkla uzlaşalım yapımcılarla uzlaşalım gibi bir noktada olursanız karşınızda oluruz o zaman.”. Doğru tavır sergiledikleri sürece tabi yanlarında, omuz başlarında olacağız. Bunu da söylüyoruz kendilerine zaten.

BIR YERDE ÇEVRE KATLEDILIYORSA, SU, ORMAN, TOPRAK KATLEDILIYORSA ONA DAIR BIR SÖZ SÖYLEYECEK DURUMA GELMELIYIZ. 

-Sinema ve televizyon alanındaki işçilerin hak arama mücadelesini veriyorsunuz. Bu konuda önünüze koyduğunuz programla ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?

Evet, yaptığımız bütün eylemlerle, basın açıklamalarıyla, gündeme getirdiğimiz konularla aşağı yukarı ülkenin büyük bir kesimi nezdinde televizyon çalışanları, sinema çalışanlarının hangi koşullarda çalıştıklarını görünür hale getirdik. İnsanların sigortasız çalıştıklarını, günde 20 saate varan sürelerde çalıştıklarını, çoğunun çoğu zaman paralarını alamadıklarını büyük bir kesim biliyor artık. Programımız bu gasp edilmiş hakların belli bir sistematiğe oturtulması. İlk başta hedefimiz bu. Yani insanlar sigortalı çalışmalı, günde yol dahil, 10 saati aşmayan sürede çalışmalı, yeterli ücretini de zamanında almalı. Bunun için setlerde örgütlenmemiz de sürüyor. Yapımcılara ihtarnameler çektik. Tabi bunun yanında resmi muhataplarla da görüşüyoruz. Kültür Bakanlığı, esas olarak Çalışma Bakanlığı… yeterli denetimlerin yapılmasını istiyoruz. Tabi kendiliğinden yapacak halleri yok. Bu bizim gücümüzle doğru orantılı bir şey. Gücümüz arttığı oranda ancak o denetimleri sağlatabiliriz, gücümüz yetiği oranda bu taleplerimiz kabul ettirebiliriz. Onun için yoğun bir set tarama ve örgütlenme çalışması sürdürüyoruz. İlk adımımız bu. Sonraki adımımız da bununla birlikte yürüyen, yapımcıların uyarılması, yapımcılara ihtarname çekilmesi, devlet kurumlarının seferber edilmesi… Bunlar da planlarımızın bir parçası. Ama dediğim gibi bunlar tek başına yeterli değil. Diğer alanlarda da söz söyleyerek oradaki insanların da bize desteğini sağlamalıyız, bizim onlara destek olduğumuz gibi… Bir yerde çevre katlediliyorsa, su, orman, toprak katlediliyorsa ona dair bir söz söyleyecek duruma gelmeliyiz. Sanatçı duyarlılığı da biraz bunu gerektiriyor.

- Sinema İş Yasası için sendikanız tarafından bir yasa taslağı hazırlandı. Bize biraz bu taslaktan ve hangi ihtiyacın ürünü olarak çıktığından bahsedebilir misiniz?

Yukarıda anlatmaya çalıştığım sorunlar değişik yasaların, değişik maddeleri gereği meşru ve yasal gördüğümüz hukuksal haklar. İş yasasının bazı maddelerine göre şu kadar saat çalışacağız, borçlar yasasının filanca maddesine göre şu kadar ücret alacağız gibi… Değişik yasaların maddelerine atıflar yaparak ancak bu hakların yasal sınırlarını çizebiliyoruz, hak olduğunu iddia edebiliyoruz. Sanat, sanatçı tanımında olduğu gibi biz kendimizi işçi olarak hissediyoruz tabi ki. Bağımlı çalıştığımız için… Bir de kültürel ve sanatsal yönümüz var. Yani onu da içeren kendisine özgü, çünkü yerleşik bir iş yerimiz yok hiçbir dizi ve sinema yapımında. Yani bir fabrikadakinden, yani bir belediye hizmetinden farklı bir yapı… Temelde farklılık yok fakat görüntüde farklılıklar var. Bunların derli toplu olmasını istiyoruz çünkü telif hakkı denilen bir hak var; 4-5 ana kategorinin hak ettiği yeniden gösterimlerde kazanılacak haklar var. Yani bunları da içeriyor. Çünkü diğer iş kollarında böyle bir şey yok. Sadece sanat alanlarda mevcut. Bu tür hakları da içeren kendisine özgü şartları belirleyen, kültür ve sanat alanında emekçilerin haklarını savunan bir yasaya ihtiyaç olduğu açık. Değişik değişik yasalarla tariflenmeyen, tarifini de kendi içinde taşıyan bir yasa olması lazım. Bir ihtiyaçtan doğdu bu çalışmamız. Hazırladık ama tabi kabul görmedi bu. Yasalarda boşluk olmadığı, yasalarda aslında bu hakların var olduğu filan söylendi ama biz onların da uygulanmadığını belirttik. Şu anda uygulanmayan yasaların dışına çıkan biz çalışanlar değil uygulayanların kendileri, işverenlerin kendileri üzerinde duruyoruz. Görüşmelerimiz sürüyor. Bu taslak çalışmalarımızı genel müdürlüğe, Çalışma Bakanlığı’na, Kültür Bakanlığı’na sunduk. Onların bunu bir yasa tasarısı haline getirip Meclise sunması lazım. Özellikle böylesi bir siyasi iktidar döneminde, bunun şansının pek olacağını sanmıyorum. Tabi bu bizim vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor, üzerinde duruyoruz ve ısrarla talebimizi sürdürüyoruz.

-Sendikanızın amatör ve profesyonel oyuncuların bir buluşma noktası olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu konudaki varsa çalışmalarınız- görüşlerinizi alabilir miyiz?

Üye olan ya da üye potansiyeli taşıyan oyuncu arkadaşlarımızın bazıları profesyonel, bazıları da amatör ama hepsi bizim kapsamımızın içerisinde. Amatörlere karşı herhangi bir ayrım gözetmemiz mümkün olamaz zaten. Kendisini devrimci olarak tanımlayan bir sendikanın öyle bir ayrımı gözetmemesi lazım. Diyelim ki bir sinema filmi çekiliyor. Bunun içerisinde profesyonel oyuncular da var, amatör oyuncular da. Birlikte çalışıyorlar. Öylesi bir mevcudiyet var. Ama bunun çok yoğun olduğu söylenemez. Daha çok profesyonel oyuncular rağbet görüyor çekimlerde. Ancak aralarında herhangi bir çekişme, rekabet olduğu söylenemez.

“YAŞAMIN KENDISINE DEĞEN, ONUN SORUNLARINI AKTARAN DIZILERIN YAŞAM ŞANSI BULMASI BU YAPININ IÇINDE ZOR” 

- Popüler olmayana yaşam hakkının olmadığı bir sektörden (sinema ve TV) bahsediyoruz. Bugün televizyon kanallarında yığınla diziyle karşı karşıya kalıyoruz. Sanat halkın sanata yaklaşımını yükselten bir yöne de sahip olmalı. Sizce bugün TV kanallarında yayınlanan dizilerin böyle bir özelliği var mı?

Yok. Öyle bir özelliği olduğu söylenemez, zaten bu yapıyla mümkün de değil. Egemenlerin yani paranın sahiplerinin, parayı yönetenlerin böyle bir derdi yok. Dizilerin öyle bir kaygısı yok yani. Tam tersi bir işlev görüyorlar. Yani her şey güllük gülistanlık, ilişkilerin yaşamın kendisine uymayan, insanları kendi gerçeklerinden uzaklaştıran birer enjeksiyon görevi görüyor bugünkü diziler. Tabi içinde tek tük laf edenler olmuyor mu, oluyor. Ama o da belirleyici değil zaten yani çıkıp bugünkü dizilere baktığımızda günün koşullarına uygun, gecekondusunda yaşayan düşük gelirli memuru, işçiyi görmemiz mümkün değil. Yani bütün yaşam lüks evlerde, lük içinde, yaşamın gerçeğine uymayan ilişkiler şeklinde yürüyüp gidiyor. Zaten yaşamın kendisine değen, onun sorunlarını aktaran dizilerin yaşam şansı bulması şu yapının içinde zor. Ancak, bir iktidar değişikliğinde olabilir böylesi bir şey. Fakat sinema alanında bunun örnekleri var. Sinema daha özgün, daha özgür kılabiliyor kendisini. O da bir kısmı iktidarın sınırları içerisinde ama bir kısmı da ona bağımlı olmadan oluşabiliyor. Onlar da her türlü baskıya uğruyor ki sinema salonu bile bulamıyor kendisine. Böylesi bir yapıyla karşı karşıyayız işte.

-Ağır çalışma koşullarından dolayı son dönemlerde sinema ve televizyon emekçilerinin çeşitli nedenlerle psikolojik sorunlar yaşadığını ve hatta yorgunluktan dolayı ölümle sonuçlanan kazalar geçirdiklerini görüyoruz. Siz de “çalışma koşullarında iyileştirme” çağrısıyla 24 Aralık’ta Galatasaray Meydanı’nda bir eylem düzenliyorsunuz. Bize biraz bu konudan bahsedebilir misiniz?

O kazadan önce de yıllar önce de biz dile getiriyorduk. Yani 90’lardan sonra dizilerin gündeme gelmesiyle çalışma koşulları ciddi bir biçimde ağırlaştı. Sermaye bugün ucuz iş gücü ve doğa talanından başka bir şey bulamıyor kendi krizinden kurtulmak için. Bu yüzden işsiz kitleleri bir tehdit unsuru olarak görebiliyor. Bunu kırmak tabi zor. Ama bu çalışma koşullarının yalnızca insanların yaşamını alt üst ettiğini söylemek yetmiyor. Sonu ölümlere varan bu koşulları o kazaların yaşandığı zaman insanlar sorgulamaya başlıyor. Çalışanların da tavrı o yönde. O noktada tabi ki bunun önlenmesi ve meşru sınırlara çekilebilmesi için bu arkadaşların ölümü bir ivme kazandırdı bu çabalarımıza. Kitleler daha duyarlı oldu. “Evet, sonu ölüme de varabiliyormuş” diye düşünmeye başladı bizzat çalışan arkadaşlarımız. O yüzden bu mücadele sürmeli. Denetimlerin yapılması, çalışma koşullarının normale dönmesi, ücretlerin yeterli düzeye çekilmesi, yükselmesi, sosyal güvenlikten yoksunluğun giderilmesi sağlanmalı. Yani bize dayatılan o güvencesiz yaşamın kırılması lazım. Onun için de bu eylemeliliğimiz ve bu arkadaşları anmamız sürecek. O arkadaşları anmak, bu mücadelenin bir parçası. Daha da büyüterek sürdürmek zorundayız. O anlamda eyleme katılımı geniş kılmak çabaladığımız şey. O yönde çalışıyoruz. Bakalım yarın kaç arkadaşımız gelebilecek. Gelemeyen bir sürü arkadaşımız olacak, setlerdeki çalışma koşullarından dolayı. Bizzat kendi meselesine sahip çıkmasına da bir engel o çalışma koşulları. Yaşamı alt üst eden bir noktada. İnsanların kendilerine ayıracak zamanları kalmıyor.

-Makineleşiyor insanlar bir noktada…

Evet. Aslında makine bile günde belli saatlerde çalışıyor. Yani bizim öyle bir şansımız bile yok. O noktadayız yani.

-Sine-Sen olarak 1 Mayıs 1978’de Taksim Meydanı’nda düzenlenen mitinge katılmışsınız. Bize biraz o günlerdeki Sine-Sen’den ve 1 Mayıs’tan bahsedebilir misiniz?

77 1 Mayıs’ında da ordaydık. Ancak Sine-Sen yoktu. Sinema Emekçileri olarak pankart açmıştık. Oyuncuların ve set çalışanlarının büyük bir çoğunlu ordaydı, ordaydık. 78’de daha geniş bir kitleyle daha düzenli katıldık. O günkü Sine- Sen’i yaşatıyoruz gibi geliyor bana. Yasaklandığı dönemden bu seneki 1 Mayıs’a kadar hepsinde Sine-Sen var. Kiminde görünür, kiminde görünmez halde. En son görünür hale geldiği 2007 1 Mayıs’ı. Dolmabahçe’de yürümek isteyen kitlenin gözaltına alındığı, bizim de Kabataş’ta polisin şiddetine maruz kaldığımız ama sonrasında Taksim’e çıktığımız eylemden bahsediyorum. Yani Sine-Sen toplumsal muhalefetin önemli bir bileşeni. 2008, 2009, 2010, 2011 kitlesel olarak katıldığımız 1 Mayıs’lar. O heyecanı, o duyarlılığı, o sorumluluğu bugün de taşıdığımızı söyleyebiliriz. Belki çok darbe yedik bu arada ama o yediğimiz darbelerin bizi yıldırmadığını, daha da bilediğini, daha da öfkelendirdiğini görmek mümkün. Tabi bunu içerden ben söylüyorum ama dışarıdan da böyle mi görülüyor onu ben söyleyemem.

-Ülkemizde, “kentsel dönüşüm” adı altında yıkımlar gerçekleştiriliyor. Son dönemlerde “Emek Sineması”nı da bu gerekçeyle -onarmak yerine- yıkmak istiyorlar. Bu konudaki görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Emek’e gelinceye kadar ona benzer bir yığın şey yapıldı. Alkazar Sineması gitti, Saray Sineması gitti ki Emek’in bitişiğinde yerine alışveriş merkezi kuruldu. Yeni Melek gitti, Atlas şu anda yaşar durumda, Elhamra gitti. Yani kültür ve sanatın semti Beyoğlu, İstiklal Caddesi gittikçe kültür ve sanattan yoksul bırakılıyor. Beyoğlu’nun kendisi zaten değişik mekanlardan, mağazalardan oluşan bir alışveriş merkezi. İnsanlar oraya sadece caddede yürümek, etrafı seyretmek için gelmiyor. Onun için tek tek alışveriş merkezlerine niye ihtiyaç duyuluyor? Sermaye daha çok para kazansın, daha çok kar elde etsin diye. Bunun için de yağmalanacak en kolay noktalar, kamuya mal olmuş noktalar. Halkın malı olan, vergileriyle, ödedikleriyle elde edilmiş yapıların yok edilerek onların yerine daha ticari, daha kar getiren yapılar yapılması sermayenin amacı. Gecekonduları yıkıp yerine plazaları diken anlayış kültür sanat mekânlarını da yağmalayıp ona buna peşkeş çekip yerine plazalar, alışveriş merkezleri dikmeye çalışıyor. AKM için de aynı şeyi düşünüyorlar. Şimdilik duruyor ama projelerinden vazgeçmiş değiller. O alanı tamamen insanların giremediği, insanların uzaklaştırıldığı, -emekçi halktan bahsediyorum-, bir merkez haline getirmeye çalışıyorlar. Emek’e de öyle bakmak lazım. İnsanlar sinemaya yine gidecekler, üst katta daha küçük ölçekli bir hale getirecekler ama amaç orda insanlara kültür-sanat faaliyeti vermek olmayacak ki. Oraya çıkan insanın cebindeki son kuruş parayı bile almaya getirecek bir proje. Onun için yıktırılmamalı. Bu bir sembol, tarihsel bir miras. Sahip çıkılması gerekir. 24 Aralık’ta her zaman olduğu gibi elbette ki eylemde olacağız.

“ELIMIZDEN NE GELIYORSA, DESTEĞIMIZ NE ÖLÇÜDE OLURSA, VARIZ!” 

-Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi olarak, Yılmaz Güney Vakfı’nın desteğiyle Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’nin ikincisini düzenleyeceğiz. Yılmaz Güney sineması, toplumun ezilen kesimlerinin öykülerini anlatan, onların yaşamlarına ışık tutan bir özelliğe sahip. Sine-Sen olarak Yılmaz Güney’e ve Yılmaz Güney sinemasına dair görüşlerinizi alabilir miyiz?

Yılmaz Güney çok önemli bir nokta, bizim için bir mihenk taşı. Deminden beri çerçevesini çizmeye çalıştığımız sorunların çözülmesi, ülkeye bakışı, sanat cephesi tarafından duruşu bir sembol. O konuda söz söyleyen, o konuda çözümler üreten tarihsel bir miras aslında. Geçmişten ders çıkartıp yarına umutlarını taşımanın yol göstericisi olarak görmek gerekir. Çünkü yaptıkları ve söyledikleriyle çözümlerin nasıl olacağına dair yani halka ulaşması gereken filmlerin nasıl olması gerektiğine dair doğru zemine oturan sözler söyleyen bir öncümüzdü. Yılmaz Güney’in bu niteliğinin, özelliğinin ancak böyle bir festival kapsamında meşru zemine oturtulabileceği ve oradan savunulabileceği kanaatindeyim. Yoksa sağda solda Yılmaz Güney’in bir iki filmini göstermekle onun üzerinden polemikler geliştirip yaşatılmaması gerektiğine inanıyorum. O etraftaki spekülasyona açık gösteriminden tutun da magazin haberine kadar olan şeylerin de önünü kesecek bir girişim. Yoksul ezilen halka sanat cephesinden neler söylenebileceğini göstergesi olacak diye düşünüyorum bu festival. Biz öyle bakıyoruz onun için de elimizden ne geliyorsa, desteğimiz ne ölçüde olursa, varız! Halka ne söylenmesi gerekirse söyleriz o bizim tarihsel görevimiz. Yılmaz Güney kültür ve Sanat Festivali’ne de biz böyle bakıyoruz. Sizin de bunu başaracağınıza inanıyoruz. Laf olsun diye söylenmiş şeyler değil yani.